Islamiyet’in
kabulünden sonra Türkçe’ye de bu sözcükler girerek günümüzde
kullandigimiz biçimi almislardir. Platon’nun adi bile dilimizde
çogu kere Eflatun olarak kullanilir.
Felsefenin Dogusu Insan bu günkü biyolojik yapisina iki
milyon yil süren evrim sürecinin sonunda elli bin yil önce
ulasmistir. O günden bu yana yasmis oldugumuz süreç toplumsal
degisim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir degisimde
yoktur. Bugüne gelindikçe degisim giderek hizlanir. Günümüzde
ise toplumsal degisim bas döndürücü bir hal almistir.
Insan ilk
dönemde tipki diger hayvanlar gibi dogada hazir bulduklarini
toplayarak ya da avlanarak yasamini sürdürür. Bir farkla ki;
bunu yaparken alet yapar ve kullanir. Bu özelligi ile dogaya her
gün biraz daha çok egemen olurken; kendisini de her defasinda
yeniden yaratmistir.
Ilkel
Kominal dönemde yaptigi aletlerle dogayi hizla tüketen insan her
defasinda yeni bir dogal bölgeye göç ederek yasamini sürdürmeye
çalismistir. Ancak bu süreç zaman içinde doganin yeniden
üretilmesi ile sonuçlanmistir.
Insan artik
dogayi dogrudan tüketmenin yani sira dogayi sayisal olarak
üreterek yeni bir yasam biçimi olusturmustur. Doganin sayisal
olarak üretilmesi iki farkli alanda uzmanlasmis farkli toplum
yaratmistir. Bunlarda biri bitki tarimi yapan ve bu nedenle de
topraga bagli yasayan köyler yani uygar toplumlardir. Ikincisi
hayvanlari evcillestirip üreterek yasamini sürdüren topraktan
belli ölçüde bagimsiz göçer barbar toplumlardir.
Ilkel
Kominal dönemde toplumlarin üretim ve tüketim etkinlikleri ve
bunun sonucu olusturduklari kültür de birbirine çok
benzemektedir. Oysa doganin sayisal olarak üretilmesindeki iki
farkli etkinlik birbirine benzemeyen iki ayri toplum biçimi
yaratmistir.
Toplumlar
arasindaki; dogal kaynaklarin , topraklarin veya ürünlerin
paylasilmasi konusunda çikan anlasmazliklarin güç kullanilarak
çözümlenmesinde; barbarlar genellikle uygarlardan daha kazançli
çikmislardir. Bu nedenledir ki barbar sözcügü kaba kuvvetle es
anlamda kullanila gelmistir.
Iki farkli
kültür günümüzden bes bin yil önce Mezopotamya’da ortak bir
üretim süreci olusturmuslardir.
Hayvan
gücü kullanilarak yapilan tarim; baska bir deyisle KARASABAN
devrimi; insanin tükettiginden fazla üretmesine neden olmustur.
Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmis ve
DEVLET kurumu dogmustur.
Devletle
birlikte toplumsal düzeni saglayan yaygin yaptirim güçleri;
gelenek, örf , adet ve töre yerini, devletin koydugu daha net ve
kesin yaptirim gücü olan hukuga birakmistir.
Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetledigi,
yazili kurallar sistemidir.
Yani artik
insan yazmaktadir. Insanin ilk yazilarinda yalnizca yasalar
degil ayni zamanda mitolojik öyküleri de vardir. Bu dönemin
yazilarinin en genel özelligi imzasiz yani anonim olmalaridir.
Bu dönemde doga olaylari ve gök cisimleri siki bir gözlemle
bilinebilir hale gelmistir. Ancak bu tür bilgiler rahipler
sinifinin disina hiçbir sekilde sizdirilmamistir.
I.Ö. 1000
yillarinda bu kez Ege ulasmis oldugu gelismislik düzeyi ile
insanlik için yeni bir kilometre tasi olusturmustur.
Gelisen
tarimsal üretim pazari büyütürken yeni bir degisim aracinin
dogmasina neden olmustur: PARA. Para bir yandan degisimi
kolaylastirirken diger yandan da zenginligin yayginlasmasina
neden olmustur.
Ege
kentlerinde yeni varlikli sinifin dogmasina neden olmustur. Bu
varlikli sinif, ekonomik güçlerini toplumsal yönetime ortak olma
dogrultusunda kullanarak, tarihte ilk kez daha yaygin bir
egemenligin yasanmasina, yani sinifsal özellik de tasisa ilk
demokrasinin dogmasina neden olmustur. Demokrasi yetismis
insana gereksinim duydugundan; bu dönemde bilgi deger kazanarak
yayginlasmistir.
Bilim ruhban
sinifin tekelinden kurtulmus ve yayginlasmistir. Örgütlü olmasa
da egitim yayginlasarak; akil inaklarin yerini almaya
baslamistir. Çok tanrili dinlerin de etkisi ile dini bir hos
görü yayginlasmistir. I.Ö 8 yy.la gelindiginde; yazi geliserek
bireysellesmis; hukuk ve mitlerin disinda bireysel duygular ve
bilim yazinin konulari içine girmistir. Hatta ilk kez kisisel
hukuk denemeleri ve kralligin dayattiginin ötesinde tarih
yazilmistir.
I.Ö. 6
yy.da ise MILET’li THALES insan aklini binlerce yildir
kurcalayan “Evren nedir ?” sorusuna ilk kez dinlerin disinda bir
yanit aramistir. Iste bu Felsefe’nin baslangicidir.
Bu
baslangiçta;
1) Gelisen
ekonomik kosullarla zenginlesen toplum
2)
Yayginlasan yönetim erki yani demokrasi
3)
Dogmalirin kosullanmalarini asacak ölçüde hosgörülü laik anlayis
etkili olmustur.
Thales’in
felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasil olustuguna ait
görüsleri degil, ama bu konuyu ele alis biçimidir.
Çünkü o ve
dönemin Anadolulu filozoflarinin hareket noktalari; “ hiçten
bir sey olmaz” düsüncesidir.
Bu dine
karsi maddeci bir yaklasimin ifadesidir. Anadolu düsünürleri
evrenin bir ilk olandan ( arkhé ) degiserek olustugu
düsüncesindedirler. Her biri ayri arkhéler öne sürmüslerdir.
Ancak ortak yanlari evrenin yaratilmamis oldugu düsüncesidir.
Ege’nin öbür tarafinda ATINA’da ise farkli bir dünya görüsü agir
ve emin adimlarla gelmektedir.
Sokrates,
Platon ve Aristoteles everenin olusumunun temelinde düsünceyi
esas almaktadirlar. Her ne kadar Atina tanrilari ile aralari hos
degilse de; çok daha farkli ve soyut bir tanri fikrinin
dogmasina katkida bulunmaktaydilar. Aralarinda ögrenci ögretmen
bagi olan bu üç düsünür idealizmin ilk kaleleridir.
Ege’nin iki
yakasinda farkli yaklasimlar geliserek taraftar toplarken adali
düsünürler bu iki kampa ayni mesafede uzak kalmislar ve kuskucu
bir yaklasimin ilk temsilcileri olmuslardir. Bu üç farkli -ve
hemen hemen uzlasmaz görünen- yaklasim; günümüz felsefe
akimlarinin da bir biçimde içinde yer aldiklari;
idealizm-materyalizm-septisizm’den baskasi degildir.
ORTAÇAGDA
FELSEFE Antik Ege uygarliginin ardindan felsefe, yeni dünya dini
Hiristiyanligin etkisi altina girmistir. Bu dönemde felsefenin
islevi, dinin dogmalarini temellendirmek ve savunmak olmustur.
Antik Çagin iki ünlü düsünürü Platon ve Aristoteles’in
düsünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüsürken, diger yandan
da kitaplari yasaklanmistir.
Ayni ilgiyi
Islam Ortaçaginda da görürüz. Bu iki düsünür Islam düsüncesinde
de önemlidirler. Kölelerin esitlik ve insanca yasama mücadelesi
ile dogan Hiristiyanlik bir süre sonra; din adamlari elinde bir
baski ve zulüm aracina dönüstürülmüstür. Hiristiyan hukuk
sistemi olan Engizisyon artik bir iskence aleti gibidir. 14 – 15
. yy. da yine kilise çevresinde baslayan yenilikçi hareket, bir
yandan Hiristiyanligin baslangicindaki insani özüne geri dönmeye
çalisirken, diger yandan da laik bir yasam biçimi temellendirme
arayisina girer.
(Reform-Rönesans) Iste tam da bu noktada, tipki IÖ 6 yy. da
oldugu gibi insanligin yardimina felsefe yetisir ve 17. yy. da
Descartes; dini felsefelerin dokunulmaz düsünürü Aristoteles’i
elestirirken; kuskuyu dogruyu bulmanin yöntemi haline getirir.
Yeni biçimi ile septisizm yalnizca felsefenin degil bilimlerin
de önünü açar.
Aydinlanma
ve onu izleyen burjuva devrimleri insanligi 20. yy. tasir.
Reform, Rönesans, aydinlanma ve Burjuva Devrimleri “INSAN”i
temel alirlar. Ancak sanayi devrimi ve dünya savaslari ile
savrulan insanlik; 19 ve 20. yy. da bir yandan kapitalizmin
elestirisi olan sosyalist akimlarin, diger yandan da yasanan
karamsarligin yeni metafizik yaklasimlarla asilmasi olan
varolusçuluk gibi akimlarin dogmasina neden olur.
Gelisen
kapitalizm, insan düsüncesinin renklerini pragmatizm ve
liberalizme; bilim ise deneycilik ve olguculuk akimlarina tasir.
Ancak tüm akimlar daha önce sözünü ettigimiz üç temel anlayisin;
surasinda yada burasinda ama içinde yer alirlar. Yani insan akli
hala antikitenin idealist, maddeci veya septik akimlarinin
degisik bin bir rengine bürünerek varligini sürdürür