FELSEFE TARiHi
Ilk çag
felsefesi deyince, dar anlaminda Yunan felsefesi ile bu
felsefeden dogmus olan Hellenizm-Roma felsefesini anlayacagiz.
Belli bir tarih dönemini adlandiran Ilkçag kavrami, bilindigi
gibi, genistir: Bu dönem, ilk yazili belgelerle baslar — asagi
yukari dördüncü bin yildan Isa’dan sonra 476 yilinda Bati Roma
Imparatorlugunun çöküsüne kadar sürer.
Bu uzun zaman araliginda
da, birçok kültürler dogup gelismistir. Uzakdogu ve Hint kültür
çevrelerini bir yana birakirsak, yalniz Akdeniz çevresinde
baslicalarini sayalim: Misir, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil,
Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca
kültürlerini buluruz. Ilkçag kavrami, bütün bu kültürleri içine
alir.
Öyle ise, neden Ilkçag felsefesi derken, yalniz Yunan
felsefesi ile bundan türemis olan felsefeleri anliyoruz? Neden
bin yillarca sürmüs olan bu çagin, felsefe bakimindan basarisini
yalniz Yunanlilara ayiriyoruz? Ilkçagi bir bütün olarak ele
almak dogru olmaz miydi? Dogru olmazdi, çünkü, görecegiz ki,
bugün bildigimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan,
yaratan eski Yunanlilar olmustur.
Böyle bir felsefe, Klasik Ilkçag ya da Antik Çag adi verilen, yalniz Yunan ve Roma
kültürlerini içine alan, Isa’dan önce 8. yüzyilda baslayip,
Isa’dan sonra 5. yüzyilda sona eren, demek ki bin yildan çok.
süren bir tarih araliginin ürünüdür. Bundan dolayi, su
sinirladigimiz biçimiyle Ilkçag felsefesine Antik felsefe de
denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle,
bundan türemis olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlasilir. Iste
bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktir.
Yunan kültürüyle
onun izinde yürüyenlerin disinda kalan kültürlerde, hiç olmazsa
felsefeye benzer bir seyler yok muydu? Elbette vardi. Çünkü,
hangi kültür basamaginda bulunursa bulunsun, her toplumun, bir
yandan birtakim dini tasarimlari — mythoslari, efsaneleri — öbür
yandan da birtakim bilgileri vardir. Bu mythoslar, bilinçsiz
olarak çalisan ve yaratan kolektif hayalgücünden dogmadirlar;
gelenekle kusaktan kusaga geçerler, bunlarin köklerinin Tanri’da
olduguna inanilir, onun için bunlara olduklari gibi inanilir.
Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kisilerin veya kusaklarin
görgülerinden, pratik amaçlar bakimindan doga üzerinde durup
düsünmelerinden meydana gelmistir.
Bu pratik bilgiler insana, varligini ilgilendiren belli birtakim doga olaylarina az ya da
çok egemen olmak olanagini saglarlar. Simdi sözü geçen
mythoslarda: “Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?” “Bu
dünyada insanin yeri ve yazgisi nedir?” sorularina, bu en son
sorulara bir cevap vardir. Bu cevaplar da olduklari gibi
benimsenirler, bunlara hiçbir kusku duymadan inanilir, bunlar
yalniz inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle
bir an gelir ki, bu yanitlar insani artik kandiramaz olurlar.
Insan, son sorular üzerinde artik kendisi de düsünmeye baslar;
din ile gelenegin verdigi yanitlarla yetinmeyip bilmek anlamak
istedigine kendi akli ile, kendi görgüleriyle ulasmaya çalisir.
Iste o zaman, insanin kendi bulduklariyla dinin, gelenegin
sundugu tasarim arasinda bir çatisma baslar; o zaman insan dinin
açiklamalari karsisinda elestirici bir durus alir; bunlara gözü
kapali inanmaz olur, bunlarin dogrusunu, egrisini ayirmaya,
elestirmeye koyulur. Pratik bilgiler bakimindan da durum
böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklini ve
görgülerini, yalniz varligini ayakta tutmak için gerekli
pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez
olur; yalniz bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in
üstünde tlieoria’ya yükselir, dolayisiyla bilime varir.
Iste
felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda dogmustur. Isa’dan
önce 6. yüzyilda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu
yasamistir. Bu yüzyilda Yunanlilar için kutsal gelenek çagi
kapanmaya yüz tutmustu: Din ve gelenegin çizdigi dünya görüsü
sarsilmis, bunun yerini, tek kisinin kendi akli, kendi
görgüleriyle kurmaya çalistigi bilime dayanmak iste-yen bir
tasarim almaya baslamisti.
Iste felsefenin adini da, kendisini
de 6. yüzyilin Yunan kültüründeki bu gelismeye borçluyuzdur.
Bugün bizim de kullandigimiz felsefe deyimi, Yunanca philosophia
sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nin Arapçada aldigi
biçimdir. Türkçeye de Arapça üzerinden bu biçimde girmis.
Philosophia bilesik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmustur:
philia ile sophia’dan. Ilki sevgi, ikincisi bilgelik, genis
anlamiyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi,
bilgeligi sevme de-mekti. Platon’un ögrencilerinden Herakleites
Pontikos’un söyledigine göre, philo-sophia deyimini ilkin
Pythagoras kullanmis. Pythagoras kendine philosophos (filozof)
dermis. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz dogru yalniz
tanri-lara yakisir; insana ise ancak philosophia, yani bilgeligi
sevmek, dolayisiyla ona ulasmaya çalismak yarasir.
Herakleides
Pontikos’un bu bildirdiginin dogru olduguna inanmak pek güç.
Burada sophia ile philosophia birbirinin karsisina öyle bir
biçimde konu yor ki, bu karsilastirma — ilerde görecegimiz gibi
— Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savasmalarini pek andiriyor.
Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini
bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek
bilginin kaynagi sayiyorlar, bunun karsisina da Sofistlerin
sisirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardi. Herakleides Pontikos,
philosophia deyimini 11km Pythagoras’in, hem de bu anlamda
kullandigini ileri sürerken, ögretmeni Platon’da gördügü bu
karsilastirmanin çok etkisinde kalmisa benziyor. Ama,
Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakimindan dogru
olmasa bile, philosophia deyiminin o siralarda kazandigi anlami
çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup
dinlenmeden bilgiyi, dogruyu arama isidir. Düsünme ile olsun,
deney ile olsun, burada varilmak istenen sey: dogrudur,
hakikattir.
Felsefe, dogru’ya varmak ister, bunun için ugrasir;
eldekilerini bu amaci bakimindan boyuna ayiklar, elestiren bir
süzgeçten geçirir. Kisaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona
varmak özleyisiyle yoluna bir düsmedir, onu elde etmek için bir
çabadir. Bunun karsisinda: bu bilgeligin, sözde eksiksiz olarak,
elde bulunduguna inanma var. Bu da, akil ve gözlemden
çikarilmamis olan, oldugu gibi benimsenen bir inanç ancak.
Felsefenin adini oldugu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da
buluyoruz. Isa’dan önce 6. yüzyilda, o zaman Ionia adi verilen
bölgede (Asagi yukari bugünkü Izmir ve Aydin illeri ile
karsilarindaki adalar) birtakim düsünürlerle karsilasiyoruz ki,
bunlar yapitlarina peri pliyseos (Doga üzerine) karakteristik
adini veriyorlar. Bu yapitlar, doganin, evrenin bilimsel bir
tablosunu çizmek için yapilmis olan ilk denemelerdir,
dolayisiyla da, dini bir dünya tasarimindan ayrilan ilk felsefe
yazilaridir. Iste Ionia’da buldugumuz bu gelisme ile Yunan
felsefesi baslamis oluyordu. Nitekim, görecegiz, bu gelisme bizi
sonra dosdogru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu
iki doruguna ulastiracaktir. Ionia’da karsilastigimiz bu
gelismeden önce, hiçbir yerde bu çesit düsünceler, bu çesit
yazilar bulamiyoruz. Hint kültürünün çok derin düsünceleri
saklayan ünlü Upanisad’lari bile siki sikiya dine baglidirlar.
Bunlarda da doga üzerine birtakim görüsler var. Ama bunlar,
Ionia düsünürlerinin yazilarinda oldugu gibi, doganin
önyargilardan uzak, özgür kalarak bir arastirilmasi olmayip, din
açisina bagli kalarak yapilmis yorumlardir.
Yunan felsefesini Dogu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapilmistir. Bu
denemelerin daha Ilkçag sonlarinda yapildigini görüyoruz:
Yahudiler, Yeni pythagorasçilar, Yeniplatoncular ile
Hiristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Dogu’da oldugu savini
yaymislardir: Örnegin, 1.8. 2. yüzyilda yasamis olan Numenios
adinda bir Yeni pythagorasçi “Platon, Attika diliyle konusan
Musa’dan baska bir sey degildir” demistir. Ayrica Elealilarda
Hint, Pythagorasçilarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de
Misir, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri oldugu ileri
sürülmüstür.
Günümüze kadar sürüp gelmis olan bu denemeler, bazi
bakimlardan haklidirlar, ama pek çok zorlamalara da
kaçmaktadirlar. Çünkü varliklarin özü, yapisi üzerine Özgür bir
düsünce olan Yunan felsefesi, Dogu dinlerinden alinma çesitli
tasarimlarla açiklanamaz. Bunu bilgi konusunda açik olarak
görebiliriz: Ilk Yunan düsünürleri, birtakim bilgilerini elbette
Dogu’dan almislardir; bu arada, özellikle geometri bilgilerini
Misirlilardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden
edinmislerdir. Ama, Yunanlilarin Dogu’dan aldiklari bu
bilgileri, bu bilme gereçlerini isleyis ve degerlendirislerinde,
Yunan düsüncesinin, baska hiçbir yerde bulamadigimiz basarisini
çok açik olarak görebiliriz.
Misir geometrisi pratik-teknik
gereksemelerden dogmustu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in
yillik tasmalarini düzenlemek, bunun için kanallar açmak
zorunlulugu, bu gereksinme, Misir geometrisini ortaya koyup
gelistirmisti. Böylece dogan bu geometri, pratige bagli olmaktan
hiçbir zaman da kurtulamamistir.
Misirlilar, bulduklari geometri
teoremlerine empirik bir yolla varmislardi; onun içindir ki,
örnegin yüzeyleri ölçmede kullanilan formüller, bugünkü
geometride oldugu gibi, birtakim axiom ve tanimlara dayanan bir
Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek baslarina, daginik bir
halde idiler, aralarinda bir baglanti yoktu. Iste Yunanlilarin
bu alanda ulastiklari büyük basari: Misirlilarin parça parça
bilgilerinden bir sistem gelistirmek, yalniz teknik nitelikte
olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmustur.
Thales,
Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanlarin
basinda yer alirlar. 0 siralarda Dogu’da çok ilerlemis olan
baska bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle:
Babillilerin ünlü astronomisi, yildizlara tapan Babillilerin
dinine dayaniyordu, bu dinin ve pratigin hizmetinde idi.
Yildizlar üzerinde yapilan inceden inceye gözlemler, günes ve ay
tutulmalarinin hesaplanmasi, hep dini-pratik amaçlar içindi.
Burada da Yunanlilar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden
yararlanmislar, ama sonunda, bu pratigin emrindeki daginik
gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’ a kadar ki
çalismalariyla gökyüzünün bilimsel bir görünüsünü çizen bir
teori kurmuslardir.
Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlilar,
dogruya ve bilgiye, dogrunun ve bilginin kendisi için yönelmis
olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaraticilaridir.. öyle bir
seyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulasmak istemeyi Eski
Dogu’nun hiçbir yerinde bulamiyoruz. Eski Dogu kültürü, bilgi
ile ya dini bakimdan ya da teknik bakimdan ilgilenir. Misir ve
Babil örneklerinde gör-dügümüz gibi. Yunan felsefesinin
köklerini Dogu’da bulmak için ugrasmalar, bir yandan Dogu’nun
efsanelik bir bilgeligi oldugu inancina dayanir; öbür yandan da
Ilkçag sonlarinda Dogu ve Yunan bilgeliklerini genis bir dini
felsefi sinkretizm içinde karistirip eritmek egiliminden ileri
gelmistir denilebilir.
Ilkçagda filozof tipini de yalniz
Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatinin en yüksek
eregini bilgide bulan, bilmek için yasayan; öbür yandan,
edindigi bilgileri yasamasina temel yapmak isteyen filozof
denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir
Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik
örneklerdir. Eski Dogu kültürlerinin hepsinde buldugu-muz bir
kurum, Tanri ile kul arasinda aracilik eden, dolayisiyla gizli,
esrarli birtakim güçlere sahip olduguna inanilan kapali rahipler
kasti, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamistir. Burada din adami
yerine arastiriciyi, düsünürü buluyoruz. Bu düsünür tipi de,
büyük bir sayginin konusudur. Pythagoras ve baskalarinda
gördügümüz gibi, bu düsünürlerin adi, zaman zaman baska
uluslarin peygamberleri, ermisleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu
düsünürler, hiç olmazsa baslangiçta, okul ile akademi arasinda
bir sey olan bir çevrenin agirlik merkezidirler.
Burada, ögretmek ve ögrenmek için, birlikte bilimsel çalismalar yapmak
için birlesilmistir; bu çevreler, birer bilim dernegi, birer
bilim tarikati gibi bir seydirler. Bu dönemin düsünürleri,
siyaset alaninda da önder rolünü oynarlar. Baslangiçlarda
buldugumuz bu filozof tipinden sonra, yavas yavas, bir yandan:
hayattan çok kendi düsünce dünyasina çevrilmis olan bir bilgin,
bir arastirici, bir derleyici tipi — Anaxagoras, Demokritos, en
sonra da Aristoteles’de gördügümüz gibi — öbür yandan da: daha
çok hayata yönelmis bir pratik filozof, bir yasama sanatçisi,
bir egitici tipi gelismistir: Sokrates, bu tipin, bütün Illkçag
için en büyük örnegi olacaktir. Yunan felsefesinin ancak son
döneminde, Bati’nin bilimi ile Dogu’nun dini kültlerinin
karsilastiklari bu dönemde, daha çok din coskusu ile dolu,
kurtulusu ögütleyen tipi görüyoruz.
Bu söylenenleri göz önünde
tutarsak, yani bugünkü anlaminda bilim ve felsefenin besiginin
eski Yunanistan oldugunu düsünürsek, Yunan felsefesinin büyük
önemi kendiliginden belli olur. Yunan düsüncesi, bilim ve
felsefeyi yaratan özelligi ile, siradan bir tarihi arastirmanin
konusu degildir. Avrupa kültürünün, bütün Bati kültür çevresinin
kurucu düsüncelerinin, bugüne kadar süregelen baslica
ilkelerinin kaynagi burasi oldugu için, üzerinde çok önemle
durulmaya deger. Yalniz pratige yarayan bilgileri toplamada,
yalniz din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü
tasarimlarla yetinmeyen Yunanlilar, temellendirilmis, bir birlik
içinde derlenip toplanmis bilgilere varmaya çalismislardir. Onun
için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Bati biliminin
dogusunu görmek, ögrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi
tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelislerinin
tarihini ögrenebiliyoruz. Çünkü düsüncenin mitolojiden ve günlük
yasayistan çözülmesiyle baslayan bilimin, kendi içinde de yavas
yavas ayrilmalar baslamistir.
Bilgi gereçlerinin birikmesi ve
organik olarak bölümlenmesi yüzünden, baslangiçta yalin ve
kapali bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler
ayrilip, az veya çok, kendi baslarina gelismeye koyulmuslardir.
Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu baslangiçlari, onun
sonraki, bugüne degin süren gelismesi için baslica bir ölçü
olmustur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek genis olmayan bilgi
gereçlerini bilimsel olarak islemek için gerekli kavram
kaliplarini arastirip bulmus, pratik-dini kaygilardan bagimsiz
kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüsleri
ortaya koya-bilmistir. Antik düsüncenin özelligi ile tarihinin
ögretici önemi iste buradadir.
Bati kültür çevresinin bugünkü
dünya anlayisi da, dilleri de Antik felsefenin varmis oldugu
sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yogurulmustur. Yunan
felsefesi, Bati kültürü dünya görüsünün, bu görüse dayanan
basarilarin bir ana kaynagidir. Yukarida, Antik felsefe ile
Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, esanlamda kullandik.
Ilkçagin Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çag
denildigine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma
felsefelerini kapsamasi gerekir. Ama Yunan felsefesi yaninda
basli basina olan bagimsiz olan bir Roma felsefesinin sözü
olamaz. Çünkü, görecegiz, Romalilar felsefeye yeni, özgün
denebilecek pek bir sey katamamislardir; düsünceleri, hemen
hemen Yunanlilarin çizdigi yolda yürümüstür.
Öbür yandan, Iskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in dogusuna, ta
Asya’nin içerlerine kadar yayilmisti. Hellenizm (Dogu Akdeniz
çevresinin hellenlesmesi, kültürce Yunanlilasmasi) denilen bu
süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Dogu’ya ulasmis ve böylece
Dogu Akdeniz’de, en önemlisi Iskenderiye olan yeni bilim
merkezlerinin kurulmasina yol açmisti. Bu dönemin baslica
düsünürleri, Grekçe yazan Dogululardi. Burada da temel Yunan
felsefesidir; ancak, içine, kökleri Dogu’da olan birçok
düsüncenin karistigi bir Yunan felsefesi. Yunanlilarin siyasi
tarihinde üç dönem vardir. Bunlara paralel olarak Yunan kültür
tarihinde de üç dönem ayirabiliriz: Siyasi hayatlarinin ilk
döneminde Yunanlilar, ayri boylar, bagimsiz sehirler halinde,
aralarinda siki politik bir baglilik olmadan yasamislardir. Bu
ilk dönemde, düsünce hayati da felsefe de, birbirinden oldukça
bagimsiz olan ayri ayri merkezlerde gelismistir.
Buralarda ayni
zamanda siyasi bir rol de oynayan düsünürler sivrilip bir
felsefe geleneginin ilk temellerini kurmuslardir. Bu dönemin
sonlarina dogru gezici birtakim ögretmenlerin ortaya
çiktiklarini, felsefe bilgilerini sehirden sehire tasidiklarini
görüyoruz. Pers savaslarinin kazanilmasi Yunanistan’in siyasi
hayatinda ikinci dönemi açmistir. Bu dönemde Yunanlilar
aralarinda az-çok siyasi bir birlige ulastiklari gibi kültür
bakimindan da bir birlige varmislardir. Atina’nin bulun-dugu
Attika bölgesinin Yunan kültür hayatinda önder duruma geçmesi bu
dönemde olmustur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük
felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi,
kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze degin, yön verici bir
etkide bulunmuslardir; öyle ki, bu etki olmaksizin Bati
düsüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.
Aristoteles, Iskender’in ögret-meni idi. Iskender’in seferleriyle de Yunan
siyasi hayatinin üçüncü dönemi baslamis (Hellenistik dönem), bu
arada Yunan düsünce hayati yeni merkezler kazanmis, bunlarin
karsisinda Atina, yavas yavas önemini yitirmistir. Disaridan
bakildiginda, Yunan felsefesi böyle bir gelisme geçirmistir.
Bu
felsefenin ele alip isledigi konular bakimindan gelismesini
görmek istersek, sunu buluruz:
1. Ilk döneminde Yunan felsefesi
hemen hemen bütünüyle dis dogaya, cisimlerin dünyasina yönelmis
olan bir doga felsefesidir.
2. Bundan sonra insana karsi uyanan
ilgi klasik dönemin genis sistemlerine yol açmistir. Bu
sistemlerde Tanri, insan ve doga, bir düsünce baglantisi içinde
kavranmak istenmistir.
3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle
okulunda gelisen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek
bilimlerin bagimsizligina her bilgi kolu üzerinde ayrica
çalismalara yol açmistir.
Bundan sonra, her seyi, bütün konulari
içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarinda gittikçe
ayrimlasan bilimlerin bir karmasasi geçmistir. Felsefe kendini
bu baglantidan ayirmis, onun payina dünya ve hayat görüsleriyle
ilgili genel sorunlarla ugrasmak düsmüstür. Aristoteles’ten
sonraki felsefe, her seyden önce, dogru yasayisi gösterecek,
gönülleri doyuran bir dünya görüsüne ulastiracak yolu arayan bir
ögretidir. Bu özelligi ile de, az veya çok pratik bir felsefe,
aydinlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmustur. Bu
gelisme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.
4. Bu son
döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini ögeler
karismistir. Bunlarin arasinda Dogu’dan gelenleri de vardir: Bu
arada Hint ve Misir dinlerinin birtakim görüsleri, bazi Antik
düsünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüstür. En sonunda,
yiginlarin din gereksemesini daha iyi karsilayan Hiristiyanligin
ortaya çikmasiyla bu dönem de kapanmis, böylece Antik felsefe de
sona ermistir.
Antik felsefeyi ögrendigimiz baslica kaynaklara
da bir göz atalim:
a. Ilk Yunan fllozoflarinin yapitlari ancak
fragmentler (parçalar) halinde kalmistir. Bunlari da, sonralari
yasamis olan yazarlarin yapitlarinda alintilar (citationlar)
olarak buluyoruz.
b.Platon ile Aristoteles’in en önemli yapitlari elimizde bulunmaktadir.
c. Eski Stoacilar,
Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakim
fragmentler kalmistir. ç. Daha sonraki dönemden elimizde
bulunanlar sunlardir:
Roma Stoa’sindan Seneca,
Epiktetos,
Marcus
Aurelius ile Cicero’nun;
Septiklerden Sextos Empirikos ile
Iskenderiyeli Philon’un yapitlari;
Yeni pythagorasçi
literatürden kalintilar;
Plotinos’un Ennead’lari;
Yeniplatoncularin bazi yapitlari — özellikle Proklos’un —
Yeni platoncularin ve baskalarinin Platon ile Aristoteles’in yapitlari
üzerindeki yorumlari
(kommentarlar). Bu orijinal yapitlar
yaninda Ilkçag’da bir de felsefe tarihleri var.
Bu konuda ilk
denemeyi Aristoteles’in yaptigini görüyoruz: Aristoteles,
kendisinden önceki filozoflarin görüslerinden, sirasi geldikçe,
uzun uzun söz açar. Metafizik’inin basinda, kendisinden önceki
felsefenin tarihine toplu bir bakis var ki, Sobates’ten önceki
filozoflari bilmek bakimindan büyük bir önem tasir.
Aristoteles’in ögrencilerinden Theophratos da, eski filozoflarin
görüslerini anlatan bir felsefe tarihi yazmis yalniz bunun,
yazik ki, ancak küçük bir kismi günümüze kadar ulasmistir.
Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü baslatmistir.
Doxograflar, fllozoflarin problemler bakimindan görüslerini
anlatirlar. Doxograflarin yaninda, bir de, felsefenin tarihini,
filozoflarin yasamlari bakimindan anlatan biograflarin yapitlari
var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, I.Ö. 220
siralarinda yasamis olan Diogenes Laertios’un kitabidir. Bu
yapit, bir çesit derlemedir, çesitli kaynaklardan derlenmis,
kaynaklarin eskiligi degismektedir. Felsefe, varolanlar üzerinde
bilinçli, planli bir düsünmeden dogmustur.
Öteden beri cevaplari
yalniz dinden, mythostan edinilen birtakim sorunlar, bir zaman
gelip de elestiren bir düsünmenin ve gözlemenin konusu yapilinca,
felsefe tarihi de baslamistir. Bu sorularin basinda da:
Varolanlarin kökeni, dolayisiyla evrenin (kosmos’un) meydana
gelisiyle insanin bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne oldugu
sorulari gelir.
Bilimsel-felsefi görüsün dini görüsten ayrilip
dogmasi, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamistir. Nitekim bir
yandan Yunan doga filozoflarinin ilk düsünme denemelerine birçok
mitolojik ögenin karistigini görüyoruz; öbür yandan da, en eski
filozoflarin “doga üzerine” adini tasiyan yapitlariyla mythoslar
ve Tanri masallari arasinda bir ara basamagi buluyoruz: Bu ara
basamak da eski ozanlarin theogonia’lari (Tanrilarin dogusu) ile
kosmogonia’laridir (Evrenin dogusu). Bunlarda tanrilarin, yari
tanrilarin, insanlarin meydana gelisi üzerine birçok seyler
anlatir.
Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabinda, ilk
felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En
eskilerin”, yani eski ozanlarin, bu konular üzerinde eski
filozoflardan daha önce düsünmüs olduklarini, yalniz, bilimsel
olarak degil de, dine bagli kalarak düsündüklerini söyler. “En
eskiler”in tipik örnegi olarak Hesiodos’u alabiliriz.
Hesiodos’un Theogonia adli yapitinin basinda Khaos kavrami yer
alir. Bu da, felsefi düsüncenin uyanmaya basladigini gösteren
ilk belirtidir.
Hesiodos’a göre, baslangiçta Khaos vardi. Khaos,
türevi bakimindan, “esneyen bosluk” demektir. Bu da bize,
hiçligi, bos uzayi, zamani, sonra kendisinden bütün varolanlarin
olusacagi o düzensiz, karmakarisik yigini düsündürüyor. Bu,
varolanlardan önce gelmis olan ve varolanlarin kendisinden
dogmus olduklari hiçligi, kavram olarak belirlemek için yapilmis
olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düsünce ile bir sey
saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrilma, isin içine
tanrilari vb. karistirmama egilimi var; Hesiodos, burada
inançlarini bir yana birakmak, gelenek-görenekten edindiklerine
dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanina iki güç, iki ilke
daha koyuyor:
1. Gaia: Genis gögüslü yer, dogurucu ilke,
2.
Eros: Dogurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kisiligi olan,
insanimsi birer varlik ile kisi olmayan, salt kavram arasinda
bulunan seylerdir. Iste, bu üçünden — Khaos, Gala ve Eros’tan —
sonra tanrilar ve nesnelerin çoklugu meydana gelmistir: Khaos,
kendisinden Erebos — karanligi, geceyi — ile Aitheros’u —
aydinligi, gündüzü — ortaya çikarmistir; Gaia da bagrindan gögü,
denizleri ve daglari yaratmistir; gök ile yer de, tanrilar
soyunu meydana getiren çifttir.
Sözü geçen dönemde “Kosmos
(evren), nereden gelip nasil olusmustur?” sorusu yaninda,
üzerinde durulup düsünülen ikinci ana soru “Insanin bu dünyadaki
yeri ve ödevi nedir? Dogru olan yasayis hangisidir?” sorusudur.
Baska bir deyisle: Kosmogonia üzerindeki düsünceler yaninda, bir
de etik üzerinde düsünüldügünü görüyoruz. Bu düsüncelere de,
ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyislerinde, ögütlerinde rastliyoruz.
Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek:
Atmak Solon:
“Isin sonunu düsün”;
Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”;
Lesboslu Pittakos: “Hiçbir seyde asiri olma”.
Bunlar, görülüyor
ki, dogru, akillica yasamak için birtakim ögütler. Öbür yandan
Yedi Bilge’nin düsüncelerinde tanrilar da ahlaki güçler ve hak
ile kanunun koruyuculari olarak belirtilir.
Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrilar pek çok insana benzetilir. Yedi
Bilge de, Kosmogonia ozanlari gibi, bir geçit döneminin
tipleridir. Onlarda oldugu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi
ile bilimsel-bilinçli düsünce yanyana bulunup birbirine
karisirlar. Theogonia-kosmogonia ozanlarinin anlattiklari ile
Yedi Bilge’nin özdeyisleri felsefi düsünceye bir hazirliktir.
Ama bundan sonra bilimsel düsünce boyuna dini-mitolojik
ögelerden siyrilacak, gittikçe kendi arinmis biçimine
yaklasacaktir.
Bugünkü anlamiyla felsefe, nerede ve nasil
basladi? Felsefeye ve düsünce tarihine iliskin bugünkü
bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da baslamis oldugunu
söylememizi gerektiriyor. Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye
çalistigi çevrenin kaynagi ve temeli nedir?>, <insan yasaminin
anlami ve amaci nerededir?s gibi sorulara, akla dayanarak
karsilik bulmaya çalisan ilk düsünürlere. eski Yunanistan’da
rastliyoruz.
Bt: düsünürler, mitoslarin (efsanelerin) ve
dinlerin bu çesit sorulara verdikleri cevaplarla yetinmemisler;
akla ve kavramlara dayanan felsefesel-bilimsel karsiliklar
bulmaya çalismislardi. ister Çin’den, Hint’ten, Önasya’dan,
ister Yunanistan’dan kaynaklanmis olsunlar, mitoslar, bu çesit
sorulara cevap verirken dinsel düsüncenin kendine özgü
özelliklerinden kurtulamiyorlardi.
Mi-toslarda ele alinan en
genel sorulara (örnegin. <evrenin kaynagi nedir?> sorusu)
verilen karsiliklar inanca dayaniyor;
inanç, üzerinde
temelleniyordu. Baska bir deyisle, mitoslarda, akla dayanan
‘özgür düsüncenin isleyisi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda,
kavramlar degil imgeler (imailar) agir basiyordu. Yani
sunduklari açiklamalarin temelinde, kavramlar (genel ve soyut
düsünceler) degil, somut varliklar ve bunlarin insan zihnindeki
yansilari (tasarimlari) yer aliyordu. Demek ki mitoslar, insan
gibi tasarladiklari (insan suretinde ve kisi olarak kavradiklari)
bazi güçleri, yani çesitli tanrilari isin içine sokarak, evrenin
ve insanoglunun Orta’ya çikisini açiklamaya çalisiyorlardi.
Evrenin kaynaginda (kökünde) <ne vardir?> diye sormuyorlardi;
<kim vardir?> diye soruyorlardi. Mitoslar, evreni ve tüm doga
olaylarini, kisi olarak tasarlanan ve inanç konusu akin güçlerle
açiklama çabasindan baska sey degildi. Örnegin Türk mitolojisi,
evrenin yaradilisini söyle açikliyordu:
Daha gök ve yer yaratilmadan önce her sey sudan ibaretti.
Ne toprak, ne günes,
ne de ay vardi.
Bütün tanrilarin en büyügü; her varligin
baslangici ve insanoglunun atasi Tanri Kara-Han, önce kendisine
benzer bir mahluk yaratti ve ismine Kisi dedi. Kara - Han ve
Kisi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçusuyorlardi.
Fakat Kisi bu mesut sükunetten memnun degildi. 0, Kara-Handan
daha yüksege uymak istiyordu.»
Iste felsefe, Türkistan’da,
Çin’de, Hint’te, Misir’da. eski Yunanistan’da ve baska birçok
yerde örneklerine bol bol rastladigimiz ‘imgeye dayanan bu
mitosçu düsüncenin elestirilmesinden ve imgelerin ya da
tasarimlarin yerine, inanca degil, akla dayanan
felsefesel-bilimsel kavramlarin ve açiklamalarin kanmaya
çalisilmasindan dogmustur.
Demek ki felsefe, dinlere kaynaklik
etmis olan ve özü bakimindan dinden farkli almayan mitoslarin
asilmasiyla; evrenin kaynagi ve insan yasaminin anlami gibi en
genel sorunlara, dinsel düsüncenin etkisinden siyrilarak
kavramlarla ve akil yürütmeyle cevap verme çabasiyla birlikte
ortaya çikmistir.
Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttigimiz gibi eski Yunanistan’da rastliyoruz. Eski
Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düsünce kesinlikle yok
muydu?
Eski Çin. Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarinda, hem
daga hem de insan yasami konusunda derin felsefesel düsünceler
bulundugu bir gerçektir. Hatta Çin ve Iran dinlerinde,
varliklari ve olaylari karsitliklarla ve birbiriyle çatisan
gerçeklerle açiklama egilimi de görülüyor. Yani eski Dogu
düsüncesinde, diyalektik görüse benzer ilkel bir düsünüse
rastlandigi bile söylenebilir.
Her ne olursa olsun, bura-da
dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düsünceye oranla din düsünce-sinin
agir basmasidir. Baska bir deyisle, eski Dogu düsüncesinde
felsefe, dinden tamamen siyrilarak bagimsizligini elde edememis
ve kendini yalnizca akla ve mantiga dayanan özgür bir arastirma
olarak ortaya koyamamistir.
Oysa eski Yunan düsünürleri, bazi
felsefesel düsünceleri oldugu gibi bazi bilgileri de Dogudan ya
da baska yerden aldiklari halde, bambaska bir biçimde islemis,
gelistirmis ve düzenlemislerdi. Örnegin eski Misir’da geometri,
Nil Irmaginin belli zamanlarda dogurdugu taskinlari önlemek ve
bu amaçla kanallar açmak zorunlugundan dogmustu. Yani, pratik
bir amaci göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir
zaman siyrilamamis, bagimsiz ve dedi toplu yani sistemli bir
bilgi haline gelememisti: bölük pörçük kalmisti.
Oysa Yunan düsünürleri ve özellikle Eukleides, yalnizca teknik’ ve pratik
özellik tasiyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir
bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi basardilar. Ayni seyi,
Babil’lilerin dinsel amaçlari gözetmekten dogan astronomileri
için de söyleyebiliriz.
Bu bilgi dali da, eski Yunan
düsünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve
yalnizca pratik amaçlara degil kuramsal amaçlara da yönelen,
yani bilmek için bilmek istegine cevap veren bir bilim durumuna
geldi.
Yunan düsünürleri. din ve mitoslarda. daginik ve
birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle
(sembollerle) dile getirilmis alan felsefesel düsünceleri de,
mantiksal ilintilerle birbirine baglanmis. amacini kendi içinde
tasiyan bagimsiz ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye
çalistilar. Felsefeyi, yalnizca dine ya da pratik amaçlara
yararli bir çaba olarak degil, dogrulugu (hakikati) salt
dogruluk oldugu için arayip bulmaya çalisan bir çaba alarak
benimsediler.
Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düsünür
tipine, yani bilimsel açiklamalar yapmaya çalisan özgür
düsünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastliyoruz
(100 soruda
felsefe 16-18)